|
|
31 July
VE GİTTİKÇE
Yaban bir yağmur sonrası sesin, daLLarına çekiLmiş durgun bir çınar suskunLuğu teLaşsız sözLere sarıyorsun Yüreğin öreseLenmiş kırık kanatLarıyLa düşerken avucuna anLamıyorsun öyLemi biter aşkLar, gün batımına uçan göçmen bir kuşun yitivermesi gibi bir rüyanın ansızın bitivermesi gibi nasıL unutursun nasıL unutursun beni sevdiğim harLı ateşLer yaktın karanLığıma aşkLarın haraç mezat satıLdığı dünyada yıLdızLarı birer birer indirdin saçLarıma Seni Sevdim ... Kocaman bir dağ gibi, genişLedi yüreğim Seni Sevdim ... Ne çok şeyimiz vardı anLatıLacak hiç kimsenin biLmediği ne çok şeyimiz ne çoktuk ikimiz ikimizdik, ne çoktuk ne güzeLdik hiç oLmadığımız kadar sen aLırdın kendini beni getirirdin yüreğindeki öyLe anLardı aşardık yazgısını insanın nasıL unutursun giderdin Masamda söyLenmemiş şiirLeri bırak sen geLinceye kadar nasıLda yaLnızLıktı yastığımda unuttuğun yokLuğun ve artık hep yokLuğun Bir rüzgardı kapandı pencereLer son sesLeri bunLar ezgimizin duyuyormusun gidiyorum kaL demiyorsun şimdi , şimdi bozkırLarda usuL usuL ağLayan kahır yükLü yabancı gemiyim kimsesiz bir aşkın ayak izinde uzak yıLdızLara doğru yoL aLan ve gittikçe ırayan ve gittikçe ırayan ...
KAHRAMAN TAZEOĞLU 25 July
Dönermi giden geri, Hangi giden dönmüş ki, Ya da hangi dönen kalanı bıraktığı yerde bulmuş ki Bir defa sunulur aşk insana Ya kazanırsın tüm yüreğinle aşarak engelleri, Ya da kaybedersin!
Gözlerinde ebedi karanlık, Yüreğinde sessiz hıçkırıklar, Dost edinirsin karanlık geceleri…
Hadi yüreğim sıyrıl tüm geçmişten, Yeni bir sayfa açmalısın belki, Hep dediğin gibi, Ama bir türlü yapamadığın! Nağmelere eşlik etme, Bırak aşıklar eşlik etsin artık Sen al yüreğini ve çık enginlere Geride kalan neylesin ruhsuz bedeni…
Biliyorsun sen gözyaşlarının elmas kadar değerini, Hep lüzumsuz harcadın beklide o değeri, Kurtarma zamanı artık bu yüreği Sen seni kurtar bi Gerisi bir martı kanadında özgür ve ebedi O bir avuç toprakta dirilme vakti…
Bir kuş ol uç yüreğim, haydi!
03 July
BU SEVDAYA KIŞ DÜŞTÜ
Bu sevdaya kış düş ! tü…
Bu sevda kış(a) düş! tü....
Yüreğimin en sessiz haliyle sana sesleniyorum… Sen yine sağır ve dilsiz’i oynuyorsun… Bense suskunluğuma sığınıyorum… Oysa gözlerimde seni taşıyorum. Kimseler bilmiyor. Bazen bir ilkbahar oluyorsun bazen eylül… Ama en çok eylül de kalıyorsun… Ve ben en çok eylülü seviyorum…
Yalnızlığımda, düşlerimde, gecemde, gündüzüm de hep sen varsın… Tutsak mı ettim sana kendimi. Oysa ben bıraktım. Evet, ben bıraktım her şeyi… Sen benden elini çektiğin an…
Ayrılık rüzgârları esiyor… Bak eylül de geçti ekim deyiz… Ekim de geçecek kasım a döneceğiz. Mevsimleri takip ediyor sevdamız… Eylülde yapraklarımız döküldü… Ekim de kuruyor artık… Kasım da hiçbir şey kalmayacak demek ki… Sonra kar gelecek. Ayaz gelecek ve sen bunlardan sığınmak için yüreğime geleceksin… Ama yüreğim eylül de kalacak hep baharını bekleyecek… Bak yağmur yağıyor sevdamızın üstüne. Kapa şemsiyeyi… Rahmete kavuşsun bu sevda…
Ayaklarıma takılıyor sağır ve dilsiz oluşun… Çığlık çığlığa susuşumla bir değil binlerce kez öldüm… Damarlarımdan çekiliyorsun… Kış geliyor… Ayrılık rüzgârı esiyor… Ve yağmurla raks ediyorlar…
Evet…
Bu sevdaya kış düş ! tü…

Ey Sevgili!Kays gibi mecnun olana kadar, Hz Yakup gibi aydınlığa hasret kalana kadara beklemek , bekleye bekleye gözden olmak sözden olmaktır. Ve beklemek dünyanın en asil eylemidir, Eğer beklenene değecekse.Bilesin! Aşk yanmaktır..Ey Sevgili! Yanıp kül olmaktır , Kerem gibi Aslına ermektir Ateşin ortasına hesapsız girmektir İbrahim misali Ki onun gönlünün yangınıdır ateşi gülistana çeviren ... Ki yanmaka insanı kurtarırı hamlıktan ,çiğlikten Hem ne diyordu şair;"Yanmışın halinden ne bilsin ham!Suküt gerektir bize gayri vesselam" Gözlerinden ayrı geçen her an yanmaktayım . Bilesin!... Aşk; Bedel ödemektir Ey Sevgili! Bülbül gonca gülü görebilmek için her seher uyanık olmak ve güle ulaşmak için yüreğini gülün dikenine asmak , kanını akıtmak zorundadır.Ya ben yüreğimi nereye asıyım Ey Sevgili!... Çünkü Aşk bedel ister,külfetsiz nimet olmaz Beklemek bedel ödemekse eğer,ben hala ödüyorum o bedeli .Bilesin! Aşk;Vazgeçmektir.Ey Sevgili! Mecnun gibi aklından ,Kerem gibi bedeninden vazgeçmek.Yardan gayrısından cümlesi cihandan vazgeçmek.Yemeden ,içmeden,uykudan uyanıklıkdan,ve vazgeçmekten bile vazgeçmektir gün gelince .Senin için senden vazgeçmişim .Bilesin!... Aşk; Bilmektir Ey Sevgili! Bir tek yarı bilmek onu candan daha aziz bilmektir.Ondan gayrı bildiklerinin hiç bir şey olduğunu ,dünyanın onunla mana bulduğunu bilmektir.Onun selamı ile gelen belaya Eyvallah diyebilmektir.Kızmana,gülmene, gelmene,gitmene.Hepsine Eyvallah bilesin!.. Aşk; Susmaktır.Ey Sevgili! Onun güzellliğini,iyiliğini tarif etmeye gücün yetmediği an susmaktır.Kelamın,kalemin,sözün tükendiği yerde manayı sesizliğe yükleyip susmaktır.Artık sustum Ey Sevgili!..Bilesin Aşk dediğin susup beklemektir.. Aşk dediğin...
aLıNTı
Ey yâr, susuşum sözümü esirgemekten değil. Sana değen sözleri çoktan yitirdim; dudağım avare, dilim perişan.
Aklım ermiyor ki, sustuğumu bileyim. Kalbim ayılmıyor ki sana hitap edeyim. Kelimelerin sıcağı kaçmış, hece hece küllenmişler; sükût lehçesinde aç susuz bir mülteciyim şimdi. Seni taşa benzettiler. Öyle dilsiz, öyle hayatsız, öyle duygusuz diye. Değirmende konuşan taş değil midir peki? Acıyı öğütüp ekmek eyleyen senin dönüşün değil mi? Sen değil misin kabrimi bekleyen sadık yâr? Dillerin sustuğu yerde sen değil miydin ısrarla adını söyleyen unutulanların? Sen değil misin nice dertlinin derdini hiç itirazsız dinleyen?
Sahiden taş mı kesildin? Oysa, sen sözlere efsûn bağışlayan dudaksın. Nefesi boşluğun hapsinden kurtarırsın. (Belki de her ses bir mahpusun kırılmış zincirlerinin şakırtısıdır.) Sana değdiği yerde dirilir sessizlik. Sana vuruldukça hece hece kanatlanır suskunluk; şiirlerin ufkuna yükselir söz, öykülerin kuytularında giyinir. Sen, dağı delen Ferhat’sın; söz ki dağı kar gibi eritir de Şirin yâri sımsıcak kucaklar. Sen Aslı’ya Kerem’sin; ses ki çatlak dudaklardan sızan kevserdir. Sen Kerem’in Aslı’sın; söz ki tek bir hecesi bizi varlığın koynuna saklar; “Ol!”sözü hatırına yokluk varlığa yüz bulur.
Taşın sözü yok mudur ey yâr? Taş dediğin konuşur. Zamanın dudağıdır. Çatlaklarından acılar sızar; kuytularında çocuk gülüşleri gibi neşeler saklar. Taş dediğin susar. Zamanın dilidir; bir bakışında nice gürültüyü susturur; anlamsız telaşları dağıtır, hoyrat koşturmaları durdurur. Kadîm zamanlar içinden sızıp gelen bir kan gibidir taş; nabzımızı doldurur.
Taş zamanla eskimez mi? Sen zamansın, ey yâr, gelir ve gidersin. Saatlerin kadranında uslu uslu gezinirsin amma saçlarımı değil sadece kemiklerimi dağıtırsın. Usulca sokulursun odama; “tik-tak”, sadece “tik-tak”, eşyalarımı değil sadece beni de benden çalarsın; elbisemi değil sadece tenimi de soyarsın. sevdiğimle arama ayrılıklar koyansın. Sen çoğaldıkça ben azaldım; seni tükettim derken ben tükendim. Sen zamansın, ey yâr, pek kıskançsın.
Taş kesilmişsin ki sana vefasız dediler. Tanımazmışsın beni. Adımı bile anmazmışsın. Güzellikten hiç anlamazmışsın. Mehtabı kucaklayan sen değil misin her defasında? Günün ilk ışıkları sana koşmadı mı her sabah? Nice surlarda masum bebekleri bekleyen sendin. Nice sütunlarda fısıltılı dualara fısıltını ekleyen sensin. Köprülerde kemerlerde yâri yâre kavuşturan senin metanetin değil mi? Çeşmelerden serin sulara yol veren senin serinliğin değil mi? Dereler boyu suların elinden tutup şarkılar söyleyen sen değil misin?
Aslında kendi taşını dikiyor değil mi insan? Her gün bir önceki günde bırakırız bedenimizi. Her yeni günün sabahında eskimiş bedenlerini yüklenir gibi insan. Sanki yakamızda çocukluk fotoğrafımızı taşır gibi yürürüz yeni zamanlara. Kendi cenazesini kaldırır gibidir insan. Baktığımız her yüzün ardında eskimiş yüzler saklıdır. Şimdiki bedenimiz daha öncekilerin başını bekleyen konuşkan bir taştır. Ölmüş yanlarımızı hatırlatır. Bir taş gibi ağırlaşır gözlerimizin karası. Var-yok arası bir titreyişe dönüşür nefesimiz. İki nefes ortasında dikilir taşımız. Taştan taşa koşar bakışımız. Hatıralarda saklı, solgun fotoğraflara nakışlı yüzler üzerine uzanır gölgesi.
Sen değilsin; taş benim ey yâr. Kendimi taşımaya mecâlim yok. Kendime söyleyecek sözüm yok. Kabrimden kalbine taşınıyorum ey yâr. Suskunluğum taş olmaklığımdan. Sözsüzlüğüm sözümü taşa devrettiğim için.
Bağrımda ağır ve soğuk bir suskunluk... / Taşıdığım sensin ey yâr. / Söze sığdıramadığım. / Ve hiç susturamadığım. / Ne oldu kalbime? / Katılaştı, katılaştı. / Taştan da katılaştı. / Ağlarsa, taşlar ağlar. / Ben ağlayamadım; sen ağla... / Taş değil misin ey yâr?
SeNai DeMiRCi VEDA
Kal diyen yanım; katilim olursun... Şimdi gitmek zamanı buralardan, Bir bardak serin sudan yarenlik dileyip, Ve serinleyip.. Varsın açmasın bahçemde çiçek, Bir fesleğene anlatırım rüyamı, Şimdi gitmek zamanı... Farzet ki gönlüm; burda doğmadın... Bu güneş, bu gökyüzü yabancı... Bir kara sevdayla vedalaşırcasına... Gitmek zamanı...
Vakıa, bu bahçenin bülbülüydüm ben, Çiçeklerden önce açardım her sabah, Bir bakıştı önce... Sonra tebessüm... Bunca yıl avunduğum... Şimdi gitmek zamanı buralardan... Yavaştan toplarım hüznümü, heyecanımı. Bana ait ne varsa.. Benden başka... Ve incitmeden... Ve incinmeden olsun isterdim... Şimdi gitmek zamanı...
EY AŞK...
Ferhat’ın yoluna çıkan dağın adı unutuldu. Şirin’i hapseden zindanların duvarları çoktan toz oldu. Ferhat’ın Şirin’e aşkı dillerin ucunda sımsıcak konuşuyor, kalplerin taraçalarında terütaze nefes alıp veriyor. Dağ yıkıldı, duvarlar unutuldu, araya girip ayıranların isimleri anılmadı; ancak Ferhat’ın kalbinde olan, Şirin’in ruhunda gezinen aşk dağ gibi dimdik ayakta duruyor, yamaçlarını süsleyen pınarlardan nice dudak hâlâ daha ab-ı hayat içiyor...
Ağlama ey aşk, ağlama ki, Leylâ’yı Mecnûn’a uzak eyleyen çöl kaç kere kurudu, kumlarını kaç rüzgârın hoyrat eteklerinde savurdu ama Leylâ’nın gözyaşları hâlâ daha aşıkların yanağını yıkıyor, Mecnûn’un deliliği her gece aşıkların aklını başına getiriyor. Çöl kaybetti ey Leylâm; senin adın kaldı. Aşkı hor görenlerin adı çöllerin kumları gibi kimliksiz kaldı ama Mecnûn’un hatırı hep kaldı.
Yûsuf ile Züleyhâ’dan geriye ne kaldı ey aşk? Mısır sultanının adı hiçbir şiire sızmadı. Yûsuf’u satanların esâmesi okunmuyor, Yûsuf’a canını veren Züleyhâ, bak nasıl da hayretle anılıyor. Üzülme ey aşk, üzülme, yüzünü yıkayan gözyaşların nice Yâkub’un gözlerini açmaya ayarlı. Sultan kaybetti, kuyu kaybetti, zindan kaybetti, Yûsuf kazandı, Züleyhâ kâr eyledi.
Zavallı Züleyhâ...Senin için ne müşkiller yaşadı ey aşk. Yûsuf’a sarmaşıklanan yüreğine söz geçiremedi senin yüzünden. Bir Mısırlı Züleyhâ varmış desinler diye yapmadı bunu elbet. Senin için yaptı, aşk için yaptı. Arada haram vardı ey aşk. Sen ona helali götüremedin. Ona nasip olmadı Yûsuf. Onun sevdası mahşere kaldı.
Sen eskisin ey aşk. Çok eskisin. Eskicilerin alıp satamadığı kadar yeni, insanlık tarihi kadar eskisin. Her yerde, her yürekte farklı bir elbiseyle çıkıyorsun karşımıza. Ama hep aynısın. Senin adını kim koymuş bilmiyorum. Ama her yerde hazır bekliyorsun. Ve aslında yenisin, yepyenisin. Bu kadar yeni olmasan, bu kadar dolaşık olur muydu ayaklarımız senin yolunda. Kimse aşkın ustası olamadı, kimse seni kuşatamadı. Kimse tedirginliğini bırakamadı senin yanında, kimse kalbini sakin kılamadı kucağında. Hep acemi hep acemi olduk yolunda.
Sen aşksın...Sen hem hayal, hem gerçeksin. Hem ırak, hem yakınsın. Bazan güneş kadar yakıcı, bazan sularca serinsin. Bizi yücelten büyütensin. Sen ateşsin...Sen her şeyi arıtır, temizlersin. Sen suların bile susadığı susun; hiç bitmez serinliksin, hiç bilinmez derinliksin.
Çünkü sen bize ta ötelerden armağansın. Sen güzelsin, sen Tanrı misafirisin kalbimizin kapılarında. Seninle yıkanmayan gönüller paslı, seninle tanışan yürekler yaslı ey aşk. Tüm cefana rağmen seni gönüllerin efendisi bildik. Bin türlü yüzünü bin türlü sevdik.
En güzel şarkılar senin için söylüyor ey aşk...Senin için geldi bahar.. Nisan yağmurları senin için yağıyor şemsiye şemsiye...Nevruz çiçeği senin için el verdi çiğdeme. Aşıklar senin için baharı bekliyor. Yaseminler, ıtırlar, yaban gülleri senin için desteleniyor ...
Sen aşksın...
Anlamını bilemeyip önümüze kattığımız... Ama çok ucuzladın artık. Kurşuni binaların kasveti altında görünmez oldun. Ne Mecnûn’u kaldı dünyanın ne de Leylâ’sı. Öksüz kaldın... Yetim kaldın... Saltanatın bitti.
Sen aşksın ya; tüm dünya sana kurulu sanırdım. Oysa ayarlar bozulmuş. İbre yalan yanlış işliyor. Yalancıktan açılan kapılarda kalıyorsun. Görünmez bir cadı, olmadık büyüsüyle seni kolluyor.
Sil gözünün yaşlarını ey aşk, sil ki, onların isimleri ayrık otlarına konulacak; seninki de benimki de aşığınki de güllerin kokusunda her daim koklanacak!
Demek artık gidiyorsun. İnsanlara veda etmeden sessizce... Sana kör olmuş, sana sağır olmuş, sana lâl olmuş gönüllerden çekiliyorsun, seni unutmuş zihinlerden kaçıyorsun. Haklısın. Seni haraç mezat pazarlarda ucuza sattık ey aşk. Yûsuf’u kuyuya atar gibi. Meze yaptık seni düşkünlüklerimize. Ferhat’ı dağın ardında unutur gibi. Aşk haritaları çizemedik kalbimize. Mecnûn ile Leylâ arasında çöller yayar gibi. Sınırlarımızı oluşturamadık. Seni kalbimizin en mutena yerine koyamadık. Kerem’i Aslı’ndan koparır gibi.
Aşksızların dünyasında yalnız kaldın ey aşk... Seni kaldıracak, sana kanacak bir dünya var mı dersin? Giderken bize bir esinti bırak da öyle git. Kanayan ruhumuza belki merhem olursun. Mecnûn’un çölünden, Ferhat’ın dağından, Kerem’in külünden ne varsa al götür ey aşk. Ta ki bu hasret biz aşksızların, aşkı unutmuşların yüreğini tutuştursun.
Biz insanları, hayatın kalbine çeken güç sensin. Dağları deldiren sen, çölleri geçiren sen, dağları ovaları aşıran yine sen. Rabb’imizin ruhumuza üfürdüğü musikisin. Ruhumuz seninle buldu ahengini. Bilemedik. Anlayamadık. Bizi affet ey aşk... Öyle kaybettik seni ki kaybettiğimizi bile bilemedik.
Affet bizi ey aşk...
SeNai DeMiRCi
SEN ANLA
Kimseler anlamasın beni! Züleyha'nın zindanında Yusuf anlasın, Leyla'nın çöllerinde Mecnun anlasın, Şirin'in dağlarında Ferhat anlasın, Aslı'nın yüreğinde Kerem anlasın, Sen anla!
Beni kimseler anlamasın! Gözyaşlarını yüreğinde biriktiren ‘hüzün’ anlasın, Yaprakları sararmış ‘hazan’ anlasın, Karanlıkları örten ‘güneş’ anlasın, Güneşe örtü olan ‘gece’ anlasın, Sen anla!
Beni kimseler anlamasın! Sessizliğin içinde saklı ‘sesler’ anlasın, Acılarla ağırlaşan ‘hayat’ anlasın, Yenilgilere alışmış ‘kalbim’ anlasın, Sen anla!
Beni kimseler anlamasın! Martılara hasret ‘deniz’ anlasın, Baharına hasret ‘çiçek’ anlasın, Ölümüne hasret ‘hayat’ anlasın, Sen anla!
|

|
…
Kalbimin bütün kapılarının çıkmaz sokaklara açıldığı tezatlıkları vardır hayatımın. Zamanı tersinden yaşadığım, kelimeleri tersinden yakaladığım, başım döndüğünde dünyanın tersine döndüğüne inandığım çıkmazları vardır hayatımın. Bu yüzden midir; yoksa bilemediğim başka bir nedeni mi vardır anlayamadım ama yaşadığım sürece, en iyi arkadaşım olduğuna inandığım hayat, ruhumun içinde, henüz kazananı belli olmayan ve harp sahnesini andıran bu kördüğüm olmuş tersliklerimden dolayı, beni memnun edemediğini düşünüp, dayanılmaz sancılar çekmektedir. Her şeye rağmen, benim ve hayatımın dümeni kırılmış bir gemi gibi sürüklenip, bilinmez derinliklerde alabora olmamızı engelleyen kaçamayacağımız bir gerçek vardır. O da ölümün benimle birlikte hayatımı da hep açık duran kapısından istediği an içeri çağırıp ilmek ilmek dokunabileceği gerçeğidir. …
Hayat bana, kendisine bir düşün değil; binlerce düşün penceresinden bakıp, gerçeğe hangisinin daha yakın durduğunu keşfetmemi söyledi. Ben ona bir düşün penceresinden baktım, hiçbir gerçek göremedim. O ise aldırmaz tavrıma bakmadan, beni memnun edemediği için ağır sancılar çekti! Çektiği sancıları bana hissettirmemek için baharlarda gül oldu gülümsedi, dallarda yaprak oldu yeşerdi, kırlarda çiçek olup renklendi. Ben onu dalından koparıp soldurdum; o iki damla gözyaşı döktü... “Ağlıyor musun?” dedim. “Bunlar sevinç gözyaşları” dedi. Hayat bana yalan söyledi! Ben ona küstüm, o bana hâlâ küsmedi. Şimdi de, baharla birlikte kapımda bekliyor. Düşünüyorum, alsam mı onu içeri? O zaten hep içimde değil mi? “Şimdi git sonra gel!” desem, o benimle gelip, benimle gidecek değil mi? “Kış örtüsünü çekmeden, kardelenler açmadan gelme!” desem, onlar zaten hayata merhaba demek için açan, onu yeşertmek için örtüsünü çeken değil mi? “Aklımın ve yüreğimin kapılarından girmeden benim olamayacaksın” desem, o zaten aklım ve yüreğimden de içerde değil mi? Ben mi onu yaşıyorum, yoksa hayat mı beni yaşıyor? Ben mi onun içindeyim, yoksa hayat mı benim içimde? O galiba, gözlerim kapalıyken görebileceğim bir suret, kulaklarım kapalıyken duyabileceğim/sevebileceğim bir ses ve her aynaya bakışımda, bana bakan bir yüzdür... …
Kimse, düşlerinin terkine uğramadı! Ben de... Hayatım zaten bir düş…Bir gün düşeceğim toprağa ve gözlerimi sonsuz hayatın kapılarından girmek için kapatacağım. İşte o zaman, hayat denen bu düşten ilk kez uyanmış olacağım!
NuRDaL DuRMuŞ
|